Kahvenin Tarihi ve Türk Kültüründeki Yeri

 Kahvenin tarihi de lezzeti kadar zengindir ve bin yıldan öncesine dayanır. İlk kahve       bitkisinin, Kızıldeniz’ in Afrika kıyılarında yetiştiğine inanılır. Kahve çekirdekleri başta içecek olarak değil yiyecek olarak kullanılıyordu. Doğu Afrikalı kabileler kahve meyvelerini öğüttükten sonra hayvansal yağlarda karıştırılıp pestil haline getiriliyordu. Yuvarlanıp top biçimi verilen bu besinin savaşçılara enerji ve güç vermek için kullanıldığı söylenir. Milattan sonra 11. Yüzyıl civarında Etiyopyalılar kurutulmuş kahve çekirdeklerini suda mayalandırarak bir tür şarap ürettiler. Arap Yarımadası’ nda da yetişen kahve, aynı dönemde ilk kez orada sıcak içecek olarak kullanıldı.

 

Kahve Türkiye gibi ülkelerde çaydan sonra en çok tüketilen alkolsüz içecektir. Genellikle ılıman bölgelerde tüketimi fazladır. Kahve genel olarak Oğlak ve Yengeç dönencesi arasında kalan tropikal bölgelerde üretilmektedir. Kahve ağaçlarının boyu ortalama 5 ile 7 metre arasında değişmektedir. Kahvenin birçok türü bulunmaktadır. Bunlardan en eskisi ise arabica olarak bilinen kahve türüdür. Bu kahve türü dağlık alanlarda yetişmektedir. Ortalama 1500 metre yükseklikte yetişen kahve ağaçları yaklaşık 5 kilogram meyve vermektedir. Öğütülmüş haliyle 1 kilogram kahve çekirdeği elde edilir. Dünya kahve üretiminin büyük bir bölümünü arabica türü kahve oluşturmaktadır. Yaklaşık  % 70 olan bu oran iklim şartlarına göre değişiklik gösterebilmektedir. Diğer kahve türlerine göre daha pahalıdır. Kahve ıslak ve kuru olmak üzere 2 şekilde görülmektedir. Arabica kahveleri genellikle daha pahalı olan ıslak işlemden geçirilmektedir.

Kahve yetiştiriciliği 15. Yüzyılda başladı ve Arabistan’ ın Yemen bölgesi uzun süre dünyanın en önemli kahve üreticisi oldu. Yakın Doğu’ da kahveye talep çok yüksekti. Yemen’in Mocha limanından Kahire ve İstanbul’ a doğru yola çıkan kahve gemileri çok iyi korunuyordu. Hatta öyle ki doğurgan kahve bitkilerinin ülkeden çıkarılmasına izin verilmezdi. Ancak bu kısıtlamaya rağmen dünyanın çeşitli yerlerinden bu yöreye gelen kişiler bu bitkiyi kendi ülkelerine götürdüler ve kahve Hindistan’ da da yetiştirilmeye başladı.

Bu sırada kahve, Arap tüccarlarının Baharat Yolu ile getirdikleri parfümlerin, çayların, kumaşların ve boyaların el değiştirdiği Venedik kenti aracılığıyla Avrupa’ da tanındı. İçeceğin halkça tutulması, sokakta limonata satanların, soğuk içeceğe alternatif olarak kahve bulundurmalarıyla mümkün oldu. Birçok tüccar uzun deniz yolculuklarında kahve içmeye alıştı ve bu içeceği kendi ülkesine tanıttı.

Kahve yetiştiği tropik topraklardan tüccarlar aracılığı ile Anadolu’ya yaygın bir biçimde getirilmeye başlandığında Türkler henüz Avrupalıların sahip olmadığı bir lezzete ve keyfe sahip olduk. Özellikle Osmanlı sarayında kahve çok önemli bir içecek olmuştur. İlk kaynaklarda kahve ile ilgili ” Türklerin içtiği siyah renkli, yemekle birlikte içilmeyen ağır yudumlarla tadına varılan ve Türklerin sohbet ortamlarından eksik olmayan içecek” şeklinde söz edilir. Türk edebiyatında da kendine yer bulan kahve, pek çok şiirde ve türküde yer alır. Osmanlı tarihçileri kahveyi mekteb-i irfan ve mecma-ı irfan olarak niteler.

İstanbul’da ilk kahvehane Kanuni döneminde iki Suriyeli tarafından Tahtakale’de açılmıştır. Hakem ve Şems’in açtığı bu ilk kahveden sonra İstanbul’da kahvehaneler hızla çoğalmıştır. Kahvehanelerin böyle hızlı bir şekilde İstanbul’da yaygınlaşması, İstanbul ahalisinin kahveyi tanışır tanışmaz sevdiğini ve benimsediğini göstermesi bakımından önemlidir. Kahvehanelerde halktan kişiler ile müderrisler, kadılar gibi dönemin okumuş kesimini oluşturan insanlar bir araya gelip kaynaşmışlardır. Bu da İstanbul’da batıdaki gibi keskin bir sınıf ayrımının olmasını engelleyen en önemli etkenlerden olmuştur. O dönemin kahvehaneleri şimdikiler gibi iskambil gibi oyunların oynandığı yerler değil, edebiyattan, sanattan, felsefeden söz edilen, tartışılan, kitapların okunduğu şiirlerin söylendiği bir kültür merkezi niteliği taşımaktaydı. Hatta ‘kahvehane’ olarak değil ‘kıraathane’ yani okuma evi olarak anılmaktaydılar. İlk açılan kahvehaneler günümüzdeki kültür merkezlerine benzemekteydi. Buralarda insanlar boş sohbetler etmez ve kumar gibi oyunlar oynamazdı. Ancak değişen koşullarla birlikte ilerleyen süreç içinde kahvehaneler kademeli olarak günümüzdeki halini almıştır.

Kahvenin bir başka kullanıldığı alan ise kahve falına bakmaktadır. Bu konuda  “Fala inanma ama falsız da kalma” sözü kahve sayesinde sosyal yaşantımızda yerini almıştır.

Ahmed Bin Cendeb, ömrünün son yıllarını sadece kahve ile yaşamıştır. Ve “vücudunda bir parça kahve ile ölen insan cehenneme gitmez” sözünü söylemiştir.

Kahve gündelik yaşamımızda da büyük öneme sahiptir. Kahvaltı kelimesinin açılımı kahve altıdır. Sabahları kahve içmeden önce yenilen yemeği ifade etmektedir. Kültürümüzde kahvaltı adeta sabah kahvesinin aperatifidir.

Kahve kültürümüze o kadar yerleşmiştir ki, kız isteme sırasında damada ve müstakbel dünürlere kahveden başka bir içecek ikram edilmez. Kahve müstakbel gelin adayı tarafından pişirilmelidir. Genç kızın pişirdiği kahvenin lezzeti, köpüğü ve kıvamı onun ne kadar maharetli olduğunu göstermesi açısından bir sınav niteliğindedir. Kız istemeden önce görücüler geldiğinde, gelin adayı görücülere kahve pişirir. Görücülerin pişen kahveden memnun olması önemlidir. Aynı zamanda damadın kahvesine tuz katıp ve böylece damadın müstakbel eşi için nelere katlanabileceğini ölçmek mizah tadında tatlı bir oyundur. Görücü usulü evlilikler artık pek olmasa da, günümüzde halen kız isteme, misafirlere kahve ikram etme ve damadın kahvesine tuz katma yaşayan geleneklerimizdendir. Kahve bu tür yollarla geleneklerimize kadar işlemiştir. Hatta atasözlerimize kadar uzanmıştır ki, içinde kahve olan pek çok atasözümüzün kökeni çok çok daha eski çağlara kadar uzanmaktadır.



KobiMaster